Cumhuriyetin Kırılışı (2)

0
970

60’lı yıllarda sendikal hareketin güçlenmesi, toplumcu ve aydınlanmacı hareketlerin yükselmesi, 68 kuşağı gençliğin “Tam Bağımsızlık ve antiemperyalist” temelde Cumhuriyetin değerlerine sahip çıkması siyasette de karşılığını buldu.

TİP’in “köylüye toprak, herkese iş”, CHP’nin Atatürk İlkelerinin gereği olarak toprak reformu, işçilerin grev hakkı, petrolü millileştirme söyleminin Halkta karşılığını bulması, Cumhuriyetin yeniden ayağa kalkması açısından umut dolu yıllardı. Siyasetin solundaki bu yükseliş ve Halkın umutlanması bazı kesimleri, liberalizmi ve sermayeyi mutsuz kıldı. 1945’de başlayan egemenliklerini yitirmemek adına kirli oyunlar ve politikalar devreye girdi.

1960’da başlayan ve 1970’lerin sonuna kadar süren bu dönemde emek ile sermaye arasında yaşanan iktidar mücadeleleri siyasi partilerin ve toplumun cepheleşmesine ve toplumda kanlı çatışmalara varan kutuplaşmalara neden oldu.

Büyük çoğunluğu faili meçhul kalan cinayetlerle, katliamlarla, çekilen tetiklerle, atılan bombalarla Erzincan’da, 1 Mayıs’ta Taksim’de, Malatya’da, Sivas’ta, Maraş’ta, Çorum’da gençlerimizi, aydınlarımızı, insanlarımızı yitirdik.

Dr. Necdet Güçlü, Koray Doğan, Doç. Dr. Orhan Yavuz, Savcı Doğan Öz, Doç. Dr. Bedrettin Cömert, Ord. Prof. Dr. Bedri Karafakioğlu, Dr. Necdet Bulut, Ziraat Müh. Odası Adana Şb. Bşk. Akın Özdemir, TİP üyesi yedi genç, Abdi İpekçi, AÜ SBF-DER Bşk. Hakan Şenyuva, Adana Emniyet Müdürü Cevat Yurdakul, Prof. Dr. Ümit Doğanay, Prof. Dr. Cavit Orhan Tütengil, Ümit Kaftancıoğlu, Diş Dr. Sevinç Özgüner, DİSK Gen. Bşk. Kemal Türkler, yayıncı İlhan Erdost…

Sağ-sol çatışması adı altında devrimci gençliği, sendikal hareketi ve aydınlarımızı hedef alan saldırılar, yaratılan toplumsal olaylar ve katliamlarla askeri darbeye zemin yaratıldı.

12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri ile Türkiye, 68’li ve 78’li yurtsever iki gençlik kuşağı KIRILMIŞTIR.

Kazanan ise sermaye, liberalizm ve siyasi yüzü emperyalizm olmuştur.

*****

12 Eylül 1980 askeri darbesi sadece toplumsal çatışmaları durdurmakla kalmadı. Siyasi partileri, sendikaları ve demokratik kitle örgütlerini kapattı, siyasi kadrolara yasak getirdi, sendikacıları, toplum önderlerini tutukladı, hapsetti, yok etti. Böylece Turgut Özal’ın hazırladığı 24 Ocak kararları olarak tanımlanan ekonomi programının önündeki engeller ortadan kaldırıldı.

  1. Sürekli develüasyon yapıldı ve günlük döviz kuru uygulamasına geçildi,
  2. Devletin ekonomideki payını küçülten önlemler alındı, KİT ürünlerinin fiyatları serbest bırakıldı, ara malları üretimindeki desteklemeler kaldırıldı,
  3. Tarım ürünlerinde destekleme alımları sınırlandırıldı, gübre, enerji ve ulaştırma dışında desteklemeler kaldırıldı,
  4. Dış ticaret serbestleştirildi, yabancı sermaye yatırımları teşvik edildi, kar transferlerine kolaylık sağlandı,
  5. İthalat kademeli olarak libere edildi, ihracata vergi iadesi ve düşük faizli kredi verildi, imalatçı ihracatçılara ithal girdide gümrük muafiyeti ile sektörlere göre farklılaşan teşvik sistemi getirildi.

Sonuçta;

  • Türkiye bu kararlarla yenidünya düzenine uyum sağlamış ve neo-liberalizmin “serbest piyasa ekonomisi” modeline geçmiştir.
  • 12 Eylül darbesinin toplumsal ve siyasi muhalefeti yok ettiği koşullarda büyük sermayenin istediği “güdümlü demokrasiye” geçiş ortamı sağlanmış ve demokrasi, liberalizmin isteği ve silahlı kuvvetlerin gücü ile tüm kurum ve kurallarıyla yok edilmiştir.
  • Sermaye ve liberalizm, Devletçilik ilkesine ve “karma ekonomik modele” karşı 1945’de başlattığı saldırıda 12 Eylül’ün koruması altında getirilen 24 Ocak kararlarıyla “başarıya” ulaşmıştır. Geçen 35 yılda “KIRILIŞ” süreci yaşatılan 1923 Cumhuriyeti, 24 Ocak kararlarıyla da “ÇÖKÜŞ” sürecine sokulmuştur.
  • Türkiye ekonomisi dünyadaki sermaye ve sıcak para hareketlerinin akışına, yönüne, dalgalanmasına ve bu piyasaları yönlendiren neo-liberalizmin ağasının (ABD) siyasi istek ve beklentilerine bağlı ve bağımlı hale getirilmiştir.

20yy’ın başında tam bağımsızlığı kazanan Türkiye’nin 20yy’ın sonunda geldiği durum budur.

*****

Bu yıla kadar, Cumhuriyet düşüncesinin yükseldiği dönemlerde iktidarı bırakmamak için liberalizmin nasıl bir karşı saldırı ile cevap verdiğini gördük, yaşadık.

1990’lı yıllarda RP-DYP koalisyonunun uygulamalarına karşı Halkta demokrasi, laiklik ve Atatürkçülük temelinde farklı bir Cumhuriyet dalgası yükseldi.

Dalgayı yaratanlar ise Türkiye’nin siyasi ve toplumsal yapısında yaratılan değişimlere, Cumhuriyetin Demokratik Laik niteliğinin ve Hukuk Devletinin yok edilişine karşı yazarak ve anlatarak Halkımızı aydınlatmaya çalışan aydınlar, gazeteciler, bilim insanları ve toplum önderleri idi. Müdahale ise yine çok sert oldu.

Son derece sistematik ve organize bir şekilde tek noktadan yönlendirilmişçesine birbirine çok benzeyen yöntemlerle düzenlenen katliamlarda ve suikastlarda Cumhuriyet Devrimini savunan Atatürkçü ve yurtsever aydınlarımızı, toplum önderlerimizi, Sivas’ta ve Gazi Mahallesinde insanlarımızı yitirdik.

Prof. Dr. Muammer Aksoy, Çetin Emeç, Turan Dursun, Doç. Dr. Bahriye Üçok, Musa Anter, Uğur Mumcu, Orgeneral Eşref Bitlis, Onat Kutlar, Av. Ali Günday, Metin Göktepe, Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı, Gaffar Okan, Dr. Necip Habletmitoğlu…

Can vermek istedikleri Cumhuriyetimiz için Canlarını verdiler…

*****

24 Ocak kararlarıyla başlayan neo-liberalizm sürecinin Türkiye ekonomisini nasıl bir yapıya dönüştürdüğünü Erinç Yeldan’ın saptamaları açıkça göstermektedir.

“Türkiye ekonomisi artık dış kaynağa bağımlı hale gelmiş ve kendi öz kaynakları ve kendi kurumsal yapıları ile büyümenin altyapısını oluşturamaz duruma sürüklenmiştir. Türkiye’de devlet bütçeleri artık yatırımcı ve üretim sürecini destekleyici özelliğini yitirmiş ve kamusal hizmet anlayışını giderek terk ederek, bir borç idaresi olarak çalışmaya mecbur hale getirilmiştir.”

Sonuçta, ekonomiyi 1994 krizinden çıkartmak için uygulanan IMF-DB politikaları Türkiye ekonomisini finans piyasalarının spekülatif hareketlerine karşı korumasız hale getirmiş ve ekonomimiz Kasım 2000’de ilk işaretleri gelen sermaye çıkışları ile Şubat 2001’de yeni bir ekonomik krize daha girmiştir. 2001 krizinden çıkış için de yine IMF-DB politikalarına başvurulmuştur.

24 Ocak kararları ile uygulanmaya başlanan neo-liberal politikaların borç sarmalına soktuğu Türkiye ekonomisini yine neo-liberal politikalarla ayağa kaldırmaya çalışmanın bedelini başta emekçi kesimler olmak üzere yine Halk ödemiştir.

Türkiye’nin içine düştüğü-düşürüldüğü, tavuk ile yumurta arasındaki ilişkiye dönen bu sarmalın yarattığı siyasal sonuç RTE-AKP iktidarıdır.

Tam Bağımsızlık ve Ulusal Egemenlik temelinde kurulan ve hedefi çağdaş uygarlık olan Türkiye Cumhuriyeti, Kuruluş İlkelerindeki kırılışların sonucunda 2000’li yıllara Demokratik Laik Cumhuriyetle barışık olmayan bir siyasi iktidarla girmiştir.

Neo-liberalizmin yenidünya düzenine uygun ve uyumlu RTE-AKP iktidarı ile Türkiye Cumhuriyeti üzerine oynanan bu oyun sermayenin mi yoksa Halkın mı istediği şekilde sonuçlanacak?

Sorunun yanıtını ve geleceği, gelecek yazıya bırakalım.

M. Tevfik KIZGINKAYA

14.11.2020

-Reklam Alanı-